350 kez okundu.
Kutsal Yazılar’da anlatılanların ötesinde elçilerin yaşamlarından söz edildiğinde, çoğu zaman “gelenek” adı verilen belirsiz bir kaynağa atıfta bulunulur. Bir vaiz vaazında şöyle diyebilir: “Hristiyan geleneğine göre Petrus başaşağı çarmıha gerildi” ya da “Eski bir geleneğe göre Tomas Hindistan’da Müjde’yi duyurdu.” Pavlus’un İspanya’ya gittiği, Meryem’in Efes’te yaşadığı, Bartalmay’ın derisinin yüzüldüğü hep eski kilise geleneğine dayandırılır. Peki ama bu kelime tam olarak ne anlama gelir? Ve güvenilir bir tarihsel kaynak olarak kabul edilebilir mi?
Hristiyan kilisesinin geleneği yekpare bir bütün oluşturmaz. Tarih incelenirken her zaman olduğu gibi, bize antik dönemlerden ulaşan her bir metin kendi içsel değeri üzerinden değerlendirilmelidir. Akademik birtakım ölçütler, metinlerin geçerliliğini sınamada yardımcı olabilir. Metin ne kadar eskiye dayanıyor? Tanıkların anlatımlarıyla ilişkili olabilir mi, yoksa daha sonraki çağlara ait efsanelerle mi dolu? Belirli bir noktayı doğrulayan birden fazla metin var mı? Metin, sözlü bir ön-hikâyenin izlerini taşıyor mu? Tanınan bir yazarın kaleminden mi çıktı ve öyleyse, bu yazarın güvenilirliği ne düzeyde? Metni hangi topluluk yazdı ya da kullandı? Kullanımı ne kadar yaygındı? Metnin asıl amacı neydi—tarihsel bir kayıt sunmak mı, yoksa ruhsal öğreti sağlamak mı?
Erken Dönem Kilise Babaları
Tarihçiler elçilerle ilgili iddiaları değerlendirirken, erken dönem kilise babalarının yazıları en değerli bilgileri sunar. Genellikle adlarını bildiğimiz bu patristik yazarlar, kendi dönemlerinde yaygın olarak bilinen elçisel gelenekleri kayda geçirmişlerdir. Elbette, hepimizin kişisel deneyimlerinden bildiği üzere, belirli bir grubun “herkesçe bilinen gerçek” olarak kabul ettiği şeyler her zaman doğru çıkmayabilir. Bazen ortak bir yanılsamanın parçası oluruz: dünyanın düz olduğu, Ay’a inişin hiç gerçekleşmediği, Elvis’in hâlâ hayatta olduğu gibi. Yine de bir topluluğun bilgisi genellikle kolektif bir hafızaya dayanır; bu da, tek bir kişinin rastgele sözünden veya marjinal bir grubun sıra dışı inançlarından daha yüksek bir doğruluk ihtimali taşır.
Örneğin, elçi Petrus’un Roma’da şehit edilip edilmediği sorusunu ele alalım. Bunun işaretleri Yuhanna 13:36-38, 21:18-19 ile 1. Petrus 5:13’te bulunabilir. Peki gelenek ne söylüyor? Roma’da görev yapan ve 99 yılında ölen erken dönem bir papaz olan Klement şöyle ilan etmiştir: “En büyük ve en gerçek [kilisenin] sütunları zulüm görmüş ve öldürülmüştür. Gözlerimizin önüne görkemli elçileri getirelim. Petrus… sonunda şehitliğe katlanarak, kendisine layık olan yücelik yerine gitmiştir.”
Daha sonraki patristik yazarlar da Petrus’un Roma’daki ikameti ve şehitliği konusundaki inancı teyit eder. Lyonlu İrenaeus (130 – y. 202) “Petrus ve Pavlus’un Roma’da vaaz ettiklerini ve kilisenin temelini attıklarını” onların “ayrılışlarına” kadar sürdürdüklerini ileri sürmüştür. Benzer şekilde, Kartacalı Tertullianus (160–240), Petrus’un Roma’da “Rab’bininkine benzer bir tutkuyu” (acı, çarmıh tecrübesini) yaşadığını belirtmiştir. Erken dönem Hristiyanlardan gelen yaygın tanıklıklar, çelişkili ayrıntılara rağmen Petrus’un şehitliğine dair geleneği inandırıcı kılmaktadır (bkz. s. 18–22).
Erken dönem kilise babalarının yazıları arasında Sezariyeli (Kayseri) Eusebios’un (y. 260–339) on ciltlik Kilise Tarihi (y. 313) özel bir öneme sahiptir. Dördüncü yüzyılın başlarında Eusebios, şehit edilmiş olan hocası Pamfilos’un (y. 240–309) Maritima’da topladığı antik kilisenin en büyük kütüphanesinin sorumluluğunu üstlenmişti. Bu kütüphane, bir süre Sezariye’de yaşamış olan kilisenin önde gelen bilginlerinden Origenes’in (y. 185–253) dikkate değer metinsel çalışmalarına dayanmaktaydı. Eusebios, çok sayıda Hristiyan belgesine erişiminin yanı sıra görgü tanıklarının aktarımlarına dair kendi araştırmalarını da ekleyerek güvenilir bir kilise tarihi ortaya koyabilecek bir konumda bulunuyordu.
Elbette Eusebios’un yazma amacı yalnızca tarihsel kayıt tutmak değildi. O, kilisenin kökenleri, zulümleri, zaferi ve nihai kaderine ilişkin vizyonuyla Konstantin yanlısı bir imparatorluk ideolojisini ilerletmek istemekteydi. Yine de Eusebios sık sık yalın olgusal ifadeler kaydeder ya da doğrudan alıntıları aktarır; bunlar da olduğu gibi kabul edilebilecek türdendir. Örneğin Eusebios, Yakup’tan “Rab’bin kardeşi, elçilerin Kudüs’teki episkoposluk makamını emanet ettikleri kişi” olarak söz ettiğinde, Yakup’un hizmetine ilişkin Hristiyanlar arasında yaygın olan anlayışı tekrar etmekteydi. Modern tarihçiler, kuşkusuz, “episkoposluk” teriminin Eusebios’un döneminde Yakup’un dönemindekinden farklı bir anlam taşıdığını hatırlatacaktır. Birinci yüzyıldaki Yeruşalim kilisesinin birden fazla gözetmeni, Eusebios’un çağındaki şehir episkoposları gibi tek ve mutlak bir otoriteye sahip değildi. Bununla birlikte, Yakup’un Yeruşalim kilisesinde öncü bir liderlik rolü üstlendiğine dair gelenek (Elçilerin İşleri 15:13; 21:18; Galatyalılar 1:19; 2:9 gibi Yeni Antlaşma metinlerinde de ima edildiği üzere) Eusebios’ta da teyit edilmektedir.
Eusebios bu iddiayı güçlendirmek için kütüphanesinden yararlanarak yazıları günümüze ulaşmamış olan daha erken bir tarihçi Hegesippos’tan (110–180) alıntılar yapmıştır. Hegesippos, Yakup hakkında önemli ayrıntılar kaydetmişti. Eusebios’un Kilise Tarihi eseri pek çok böyle alıntı içerdiğinden, kaybolmuş elçisel biyografilerin yeniden inşasında hayati bir kaynak işlevi görmektedir.
“Gizli Şeyler”
“Apokrif” terimi “gizli şeyler” anlamına gelir. Burada, Katolik Kilisesi’nde yer alan Apokrif kitaplardan söz etmiyoruz. Daha ziyade, Kutsal Kitap’ın resmi kanonunun dışında kalmış, fakat tarihsel metinler olarak değer taşıyabilecek erken dönem Hristiyan yazılarına atıfta bulunuyoruz. Bu kitaplar, antik kilisenin saklama dolaplarında “gizli” tutulmuş—Kutsal Yazılar gibi topluluk önünde yüksek sesle okunmamışlardır—ama yine de elçilerin başına ne geldiğini anlamamıza yardımcı olacak bazı ayrıntılar sunabilirler.
Ne yazık ki apokrif Elçilerin İşleri metinleri, kilise babalarının yazılarıyla ilişkilendirdiğimiz ana akım, ortodoks topluluklardan kaynaklanma eğiliminde değildi. Bunlar, çoğu zaman şüpheli yazarlar veya öğreti ve uygulamaları sorunlu görülen marjinal mezhepler tarafından kullanılmış ya da bazen bizzat onlar tarafından kaleme alınmıştır (örneğin aşırı çilecilik veya evliliğe karşı olumsuz bir tutum gibi). Metinlerin çoğu, eski kilise tarafından sapkınlık olarak görülen gnostisizm ile yoğrulmuştur. Gnostikler, İsa’nın insanları çarmıhtaki ölümüyle değil, gizli bilgi ve aydınlanma yoluyla kurtardığını ileri sürerlerdi. Bu tür düşünceler apokrif elçi yazılarına sızmış ve modern akademisyenlerin tarihsel “buğday tanelerini” gnostik “samanlardan” ayırmasını zorlaştırmıştır. Örneğin birçok Hristiyan, Petrus’un başaşağı çarmıha gerildiğini duymuştur. Peki neden? Yaygın açıklama şudur: Alçakgönüllü elçi, Rab’biyle aynı şekilde çarmıha gerilmeye kendini layık görmemiştir. Ama Romalılar gerçekten kurbanlarının isteklerine saygı duyup onları istedikleri biçimde mi çarmıha gererdi? Elbette hayır! Petrus’un alçakgönüllü talebi, başaşağı çarmıha geriliş için bir açıklama olarak ancak dördüncü yüzyılın sonlarında ortaya çıkmaktadır. Oysa çok daha erken bir metin olan, ikinci yüzyıla ait Petrus’un İşleri, Petrus’un başaşağı duruşunu (ki bu gerçekten görgü tanıklarının hafızasında korunmuş olabilir) kullanarak, ilk insanın düşüşü ve evrenin tersine çevrilişi hakkında gnostik temalı bir konuşmaya vesile eder. Dolayısıyla modern tarihçiler, Romalıların kurbanlarını çoğu zaman alışılmadık şekillerde çarmıha gerdikleri bilindiği için, Petrus’un başaşağı çarmıha gerildiğini kabul edebilirler; fakat daha sonraki geleneklerde ileri sürülen gerekçeleri tarihsel bir gerçeklik olarak onaylamak zorunda değildirler.
Elçiler hakkında elimizde bulunan kaynakların son kategorisi, Orta Çağ aziz biyografileri (hagiografi) olarak sınıflandırılabilir. Geç antik dönemde ve özellikle Orta Çağ’da, elçilerin hikâyelerinin anlatımı büyük bir “sektör” hâline gelmişti. Kentler, kendilerini bir elçi ya da onun mezarıyla ilişkilendirebilmek için yarıştıkça efsaneler çoğaldı. Güçlü şehir-devletlerinin yükselişi ve düşüşü, katedrallerinin sunaklarının altında elçisel kalıntılara sahip olup olmadıklarına bağlı hâle geldi. 828 yılında Venedikli iki kurnaz tüccar, Mısır’da Markos’a ait olduğu iddia edilen kemikleri çaldı. Bugün hâlâ turistler, Venedik’in güzel meydanında yer alan Aziz Markos Bazilikası’nı ziyaret edebilir; burada şehrin koruyucu azizinin kemiklerinin bulunduğu söylenir. Ancak bu iddia gelenekten kaynaklansa da, büyük ihtimalle doğru değildir.
Hikâyeleri Süzgeçten Geçirmek
Zamanla, elçiler ve şehitler hakkındaki bu dağınık Orta Çağ geleneklerinin birçoğu toplanarak yazıya geçirildi. Bu işte öne çıkan merkezî bir isim, İtalyan piskopos Jacobus de Voragine’dir (1228–1298). O, Altın Efsane (y. 1260) adlı eserinde azizlerin yaşamlarına dair hagiografik anlatıları derlemiş ve bu eser uluslararası düzeyde “çok satan” bir kitap hâline gelmiştir. Bu olağanüstü eser aracılığıyla elçilerin hikâyeleri pek çok kişiye ulaşmış, vaizler bunları kilisenin yortu günlerinde tekrar tekrar dile getirmiştir. Günümüz akademisyenleri, bununla birlikte, bu hayal ürünü anlatıların çoğunu folklor olarak değerlendirir. Bu anlatılar, elçilerin zamanında yersiz veya tarihsel olarak temeli olmayan fantastik öyküler içerir. Orta Çağ yazarları, olguları objektif şekilde kaydetmekten çok dindar bir öğretici amacı güttükleri için, elçilerin yaşamları etrafında çok sayıda kurgusal unsur üretmişlerdir; bu durum Altın Efsane ve benzeri eserleri tarihsel kaynak olarak sorgulanabilir hâle getirmektedir.
Sonuç olarak, elçilerin yaşamları – özellikle On İki elçi arasından daha az bilinenleri – tarihçiler için yeniden inşa edilmesi güç bir alandır. Her şey temkinle ele alınmalıdır. Hiçbir gelenek bütünüyle güvenilir değildir. Akademisyenler, delilleri süzmek zorundadır ve birbiriyle örtüşen erken dönem eserleri veya ifadeleri birincil ağırlıkla değerlendirilmelidir. Yine de titiz tarihsel yöntemler kullanıldığında, elçilerin yaşamları hakkında birkaç makul ve olası iddia ortaya konabilir. Buna rağmen, elçilerin hikâyelerini detaylı biçimde bilmemiz mümkün değildir. Belki de cennetin en büyük zevklerinden biri, inancımızın bu değerli öncülerine “Elçilerin İşleri’nden sonra başınıza gerçekten neler geldi?” sorusunu sorma fırsatı olacaktır.







